9 Mart 2013 Cumartesi
ötelere seferim var ,yürüyorum ayak yorgun
berilerde hikayem var, anlatırım dilim yorgun
gönlümde bir kıyım var,savaşırım kılıç yorgun
dilimde bir beste var ,söylüyorum sazım yorgun
ağladığım iki gözüm var,dökülüyor yaşım yorgun
sularında boğulurum,akıyorum derya yorgun
toprağına kanı düşmüş ,vefa bulmaz şüheda yorgun
meydanları na-mert sarmış,kayıplarda yiğit yorgun
arıyorum beni bende ,beni buldum gönül yorgun
yürüyorum düşe kalka,yollarımda ayak yorgun
iman hani cengaverdi,sarhoş olmuş neden durgun...şhda
mor dağların eteklerinde sere serpe sakladığım düşlerim
beyaz papatyanın nazında saklanan seviyor sevmiyor cilvesi
güvercin postasından gelmeyen yare küsüşlerim
tadı bile kalmadı kahvelerin, hani o eski telvesi
yar deyince gönülden dildende düşüşlerim
nerde eski gönüller eski sevgiler kaldı anlık hevesi
nerde karacaoğlan o eski türkülerde nağmeleri dinlerim
yankılanır hatırlarada eskilerin ney sesi
ta 18.yüzyıldan kalma sevdaları beklerim...şhda
ey benim bembeyaz yeleli hayallerim.süvarisi yitirilmiş bir savaşın mücadelesinde ,yüreğimin ahengini yitirdiği kavgalardayım...bakışlarımın afakında ardığım o eskimeyen eskilerdi, içten, samimive bir okadar da deryalar kadar engin.yiğitliğin ,mertliğin satılığa çıkarıldığı bu çağda sultan selimleri,fatih sultanları aramaktayım.meydanlar sukut-u hayale uğramışcasına oradan buraya koşuşum nafile...şhda
13 Şubat 2013 Çarşamba
17 Ocak 2013 Perşembe
Bilmezdim...
bilmezdim,
ayrılığın boşlukta savrulan bir rüzgar olduğunu
vuslata varınca gönlün durulduğunu..
şhda
ayrılığın boşlukta savrulan bir rüzgar olduğunu
vuslata varınca gönlün durulduğunu..
şhda

13 Ocak 2013 Pazar
alterego
alterego:
denizler kadar derin ,rüzgarı kadar serin
nasılda hasret kalmış duaya ellerin
denizin mavisinde, hayalimi mi arar gözlerin
uzaklarda arama , ben senin içindeyim
he vakit, ne yana baksan gözünün önünden geçmekteyim
farkedeceğin anı sabırla beklemekteyim...şhda
9 Ocak 2013 Çarşamba
Sabahın erken vakitlerinde gözlerimi güneşle açtım hayata doğru. Bir günün başlangıcında hevesler, ümitler ve yığınla sorular... Dünle bugün arasında bir fark olacak mı; müspet mi, menfi mi? Belki de bu yolda koşarken ayağım takılıp düşeceğim. Tek başıma kalkabilecek miyim, yoksa birilerinin yardımına mı ihtiyaç duyacağım? Binlerce soruya cevap bulabilecek ve yeni şeyler keşfedebilecek miyim?
“Işık körlere ne yapsın? Hele, iki avucunu (dilenmekten yorgun düşmüş avuçlarına) acımadan gözlerine bastıran körlere...” (Nedim Gürbüz, Dostlara Mektup)
Aydınlık bir düşüncenin ekseninde kaç kişi toplanıp da köklü kararlar aldı. Gören gözlerin görmeyen gözlere pusula olduğu gibi. Bir rehber edasıyla ve gelecek endamıyla yürümek kör gözlerin üstüne üstüne.
“El yüzsüze ne yapsın? Ne kadar yanmış arınmış olursan ol. Pamuk eller, zor eler “şükür” için sıvazlayacak yüze hasrettir. Şükürsüz yüzler ve yüzsüzlerin elleri... Demek öylesi de var...” (a.g.e)
Eller; bir duanın ardından yüze kondurulan nur iklimi. Oradan gönle akan ılık bir rüzgar, bir güneşin ardından buz gibi soğuk su; ferahladın değil mi... Yıkılmaz bir duvardır gönlünü dayayabileceğin. İçindeki duygular ayyuka çıktığı zaman, dua göğsüne yaslanıp ağlayabileceğin samimi bir dosttur.
“Çiçek saksıya ne yapsın? Her bahar, kadifeden bir habercidir. Ve çiçekler “buyur” davetiyesi. Saksı ölüm, çiçek hayatın ta kendisi. Demek, hayat ölümle kolkola, çiçek farkında, ya saksı?” (a.g.e)
Her çiçek bir insanı anlatır, her insan bir çiçeğe benzer, otlar da bazan bir çiçek grubuna dahil olur. Her gün öteler aleminden binlerce haber gelmekte yeryüzü mahzenine... Dostum, sen belki de bir gülü, bir nilüferi, kardeleni yaşıyorsun kendinde...
“Yürek sana ne yapsın? Her sabah güneş bin meydanı gösterir. Sade, zinde ve sultancasına hani meydana atladın... Varıp tam orta yerde sıkılı yumruklarını bağrına vura vura “Burdayım” dediğin oldu mu? Meydanlara sığmayıp, o meydandan öbürüne tek adımda ulaştığın? Sonra oturup menekşeler topladığın...” (a.g.e)
Akşam olmakta, gün birazdan battı batacak. Yorgun mu düşmektesin, o zaman kardeleni, nilüferi hatırla, sonra beyaz zambakları, yorgunluğunu dinçlendirecek hayata dair ne varsa. Gün batımı neler neler anlatır anlayabilen insanlara. Bir günün batımında çiçekler geri döner savaş meydanlarından. Gündüzden geceye doğru yeni bir dünyanın seferindesin. Bir gün batımında ikindi vakitlerinde, akşam ezanlarında yarın yeşersin diye tohumlar ekerler toprağa.... Gün ağarırken yeşeren fidanın, bir gün batımında ekilen tohum olduğunu öğrenemediler.
Yeşil bir dünyanın üzerindeyim, az ötede güller yeşermekte. Beyazı, kırmızı, pembesi... Koşuyorum kırmızı güllere ulaşabilmek için, bir tarifsiz heyecan kaplıyor içimi, yüreğim kuş gibi çırpınıyor. İşte onlar, onlardı diyorum; sevgilinin gülleri. Ya Rabbi ne güzel bunlar, bir başka alem. Keşke diyorum güller arasında geçseydi ömrüm. Uzandım ve mavi gökyüzünü seyre daldım. Garipsedim, bulutların bir kısmının sanki hüzünlü olduğu hissine kapıldım. Ama dedim, olur mu güller varken karşısında hüzünlenilir miydi. Ağacın dalında bir bülbül ne de güzel şakıyordu. Anladım bülbül güle serenattaydı, bülbül güle ağıt yakıyordu. Ne garip sanki bana da kaş çatıyordu. Güllerin bulunduğu yerin hemen ardından su sesleri duyuluyordu, boynumu uzatıp baktım. Gördüğüm, kenarı çiçeklerle dekorlanmış, çimenlerle süslüydü ve çağlayanlar misali gitmek istediği yere doğru akıyordu. Dere kenarında iri taşlar diziliydi, tuhaftı ama taşların bir kısmı yosun tutmuştu. Yosunlar her zaman garip bir hüzün vermiştir bana. Dere sanki sesiyle bir şeyler fısıldıyordu. Bu ses, hiç de deniz kenarında dalgaların kayaya vurma esnasında çıkardığı “Hu” sesine benzemiyordu. Doğrusu anlayamadım, biraz da ayıpladım kendimi. Güneş parıl parıl parıldıyor, zaman bana doğru akıyor, gül ve bülbül hava–i nesimi, ne güzeldi hayat ne güzel. Ben terk–i diyar eylemiştim, güllere ulaşabilmek, konuşabilmek için. Tarifi imkansız bir duygu, çocuklar kadar şendim. Güller arasında koşuyor, coşuyordum. Sanki bu güzellikleri yalnız ben görebiliyordum. Benim için bu salt bir duyguydu kalbimde yoğunlaşmış. Deli taylar gibiydi ruhum bedenimin gidemediği yerlere doğru koşuyordu. Güller seni hatırlatır sevgili, seni görmek için neler vermezdim, hayallerim güldeste. Hafif bir meltem geçiyor hemencecik yanımdan varıyor gülün yaprağına, derenin kenarına... Gün batmak üzere ve ben geri dönmeliydim. Zor olacaktı firak ama, vakit bu vakitti. Alâm–ı firak içerisinde geldiğim yere doğru, yani güllere koşarak geldiğim yöne doğru ilerlediğimde, gördüğüm manzara karşısında donakaldım. Güllere koşarken çimenler arasındaki papatyaları, kır çiçeklerini ezip de varmışım. Sükut-u hayale uğradım. Meğer; insanlar bir gül’e ulaşmak için koşarken, ayaklarının altında ezdikleri kır çiçeklerini görmezlermiş.
.../... Sen bir papatya ben çimenim. Sen olmasaydın ben yapayalnız kalırdım. Büyük bir heyecanla güllere koşarken, insanlar seni eziyorlar ama belki papatyam seninle beraber beni de ezip geçiyorlar. Ah papatya!.. Mutlaka güllerin yeri bambaşkadır, bizler de hayata tebessümle, ümitle merhaba diyoruz, güzelliklerle yeşeriyoruz. Hayat bu mu dersin papatyam, hala eskisi gibi kırılıyor musun insanlara. Ben alıştım biliyor musun papatyam. Artık alışkanlık yaptı bende. İnsanlar böyledir papatyam. Her şeye değer vermezler, yaratılan adına. Sadece bir noktaya odaklanır ve hep dar pencereden bakarlar. Papatyam, bazı duygular ifade edilemezler, sen de ifade edemediğim duygularımdansın. Hala dokunsam ağlayacak gibi misin, unutma yaslanabileceğin, dertleşebileceğin biri hep olacaktır, o da seninle yanyana hayata gülümseyen, çimenim... sen benimle bir bütünsün... İnsanlara aldırma artık papatyam, onları anlayamazsın. Çünkü sen hep Rabb’ine niyazdasın. Papatyam, sen her şeye rağmen yeşer, çiğnenmek pahasına da olsa, güllere sevgiyle, muhabbetle, Resule hasret kal, bu hasretin üstüne hasret yok papatyam...
Önce hasretlerle geldim sana, dalganla alıp götüresin diye. Sonra umutlarla geldim yanına engine taşıyasın diye... Ve sana yüreğimi bırakıyorum, sende berraklaşsın diye.
Sana çok şey anlatmak istiyorum. Ama beni dikkatli dinlemen lazım. Sana içimdekileri zor telaffuz edeceğim. Aslında kelimeler kifayetsiz kalıyor sana anlatmaya. Hatırlar mısın bilmem, bir Eylül akşamıydı sende yakamoz vardı ben de eski hatıralar. Ben senden yakamozunu çaldım, inan çocukça bir hevesti. Sonra Ağustos sabahında dalganı sakladım, inan çocukça bir oyundu. Bir Şubat soğuğunda kumlarını çekmiştim içimdeki hasretle, kumlarında sörf yapmak içindi, çocukça bir istekti işte... Ve bir gün, yani seni öksüz bıraktığım o gün martılarını ben uçurmuştum, bu arada giderken bir yanımda kalmış kirleri de bırakmıştım. O gün bu gündür dargınsın bana. O yüzden hep kaçtım senden, işte şimdi karşındayım ben yine, sensiz yapamadım. Aldıklarımı üzgünüm geri getiremedim. İnan suçum yok!.. Onları ödünç alarak arkadaşıma vermiştim, çok ısrar ettim ama bana geri vermedi. Özür dilemiyorum, biliyorum faydasız. Ama emin ol ben seni böyle de seviyorum. Sana bıraktığım kirleri de temizlemişsin lakin izi kalmış bak... Ben eski çocukluğumla yine sana geldim, sen benim için tek teselli ummanısın. Anlıyorsun beni değil mi? Ama kabul et senden alamadığım, sende kalan bir şey var. Hani o, tutmak isteyip de tutamadığım, elimden kayıp giden serinliğin var ya, bir de kucaklamak isteyip de kucaklayamadığım maviliğin iyi ki onları alamamışım, iyi ki... Ben hep senin dizlerinde soluklanırım. Hani senin her zaman yaptığın bir tılsım vardı. Hani kaç kere teklif ettin de, ben kabul etmemiştim. İşte şimdi kabul ediyorum, ellerim semaya açık, başla duaya ben amin diyeceğim...
6 Ocak 2013 Pazar
suskunum
dilimi lal ettim ,sana suskun giderim/gözlerim konuşuyor anlamanı dilerim/geceyi çalan sabah, benim hırsızımda sen oldun/tüm çıkmaz sokakların adresi sen oldun/kalem dargın kaldı parmaklarıma,cümlelerim yarı yolda kaldı/kaf dağını ,anka kuşunu masallar rehin aldı/şu çağın doruğunda insan gönlüyle nasılda boşluklarda savruldu...şhda
bir günün batımında
Sabahın erken vakitlerinde gözlerimi güneşle açtım hayata doğru. Bir günün başlangıcında hevesler, ümitler ve yığınla sorular... Dünle bugün arasında bir fark olacak mı; müspet mi, menfi mi? Belki de bu yolda koşarken ayağım takılıp düşeceğim. Tek başıma kalkabilecek miyim, yoksa birilerinin yardımına mı ihtiyaç duyacağım? Binlerce soruya cevap bulabilecek ve yeni şeyler keşfedebilecek miyim?“Işık körlere ne yapsın? Hele, iki avucunu (dilenmekten yorgun düşmüş avuçlarına) acımadan gözlerine bastıran körlere...” (Nedim Gürbüz, Dostlara Mektup)Aydınlık bir düşüncenin ekseninde kaç kişi toplanıp da köklü kararlar aldı. Gören gözlerin görmeyen gözlere pusula olduğu gibi. Bir rehber edasıyla ve gelecek endamıyla yürümek kör gözlerin üstüne üstüne.“El yüzsüze ne yapsın? Ne kadar yanmış arınmış olursan ol. Pamuk eller, zor eler “şükür” için sıvazlayacak yüze hasrettir. Şükürsüz yüzler ve yüzsüzlerin elleri... Demek öylesi de var...” (a.g.e)Eller; bir duanın ardından yüze kondurulan nur iklimi. Oradan gönle akan ılık bir rüzgar, bir güneşin ardından buz gibi soğuk su; ferahladın değil mi... Yıkılmaz bir duvardır gönlünü dayayabileceğin. İçindeki duygular ayyuka çıktığı zaman, dua göğsüne yaslanıp ağlayabileceğin samimi bir dosttur.“Çiçek saksıya ne yapsın? Her bahar, kadifeden bir habercidir. Ve çiçekler “buyur” davetiyesi. Saksı ölüm, çiçek hayatın ta kendisi. Demek, hayat ölümle kolkola, çiçek farkında, ya saksı?” (a.g.e)Her çiçek bir insanı anlatır, her insan bir çiçeğe benzer, otlar da bazan bir çiçek grubuna dahil olur. Her gün öteler aleminden binlerce haber gelmekte yeryüzü mahzenine... Dostum, sen belki de bir gülü, bir nilüferi, kardeleni yaşıyorsun kendinde...“Yürek sana ne yapsın? Her sabah güneş bin meydanı gösterir. Sade, zinde ve sultancasına hangi meydana atladın... Varıp tam orta yerde sıkılı yumruklarını bağrına vura vura “Burdayım” dediğin oldu mu? Meydanlara sığmayıp, o meydandan öbürüne tek adımda ulaştığın? Sonra oturup menekşeler topladığın...” (a.g.e)Akşam olmakta, gün birazdan battı batacak. Yorgun mu düşmektesin, o zaman kardeleni, nilüferi hatırla, sonra beyaz zambakları, yorgunluğunu dinçlendirecek hayata dair ne varsa. Gün batımı neler neler anlatır anlayabilen insanlara. Bir günün batımında çiçekler geri döner savaş meydanlarından. Gündüzden geceye doğru yeni bir dünyanın seferindesin. Bir gün batımında ikindi vakitlerinde, akşam ezanlarında yarın yeşersin diye tohumlar ekerler toprağa.... Gün ağarırken yeşeren fidanın, bir gün batımında ekilen tohum olduğunu öğrenemediler. /şhda
bir yağmur sonrası istanbulda ve akşam
sular durgun ,sular sessiz ve efkar
sensizlik ülkesinde ne varsa yaksam
yorgun, bir okadar da hasret içime akar
hangi yana dönüpte baksam...
gözlerimde resim resim hayalin kayar
nezaman ki gecenin bir yarısında ufka dalsam
sensizlik diyar diyar efkara dalar
sensizliğine bile razıyım, ya sensizliğinde de olmasam
o zaman gizli eller gelirde beni benden çalar
ey dost!
gönül torbama seni doldurup duruyorum
uykular firar etti uykusuzlukta uyuyorum...şhda09.06.2012
sular durgun ,sular sessiz ve efkar
sensizlik ülkesinde ne varsa yaksam
yorgun, bir okadar da hasret içime akar
hangi yana dönüpte baksam...
gözlerimde resim resim hayalin kayar
nezaman ki gecenin bir yarısında ufka dalsam
sensizlik diyar diyar efkara dalar
sensizliğine bile razıyım, ya sensizliğinde de olmasam
o zaman gizli eller gelirde beni benden çalar
ey dost!
gönül torbama seni doldurup duruyorum
uykular firar etti uykusuzlukta uyuyorum...şhda09.06.2012
5 Ocak 2013 Cumartesi
üç nokta yan yana
Hayatı med cezir gibi yaşarım bu gönülde
Ahlar mı çoktur vahlar mı bilmem?
Bu sırrı çözemedim otuz yıllık ömürde
Her yaşanan serüvenin acısı bende biter
Mecnun, Leyla hikâye, masal olup bittiler,
Bendeki Mecnun’lar Leyla’larını üzer
İki gönül bir olunca samanlık seyran imiş
Eskiden sevdalara insanlar hayran imiş
Gönüller ayrı gayrı saraylar viran şimdi
Gönül susuz sevdadan dilenir kapılarda
Membası kurumuştur coşkun akan sularda
Bu bahçelerin bahçıvanı derbeder oldu şimdi
Kerem sersefil olmuş, hani delerdi dağı
Aslı’lar sokaklarda kayboldu kaybolalı
Nasıl oldu da böyle, talan oldu gönül bağı
Bir zamanlar o eller yüzleri sıvazlardı
Duadaki heyecanla titreyen o parmaklar
Ukala bir edayla kadehlere dolandı
Yangınlar dışta değil içimde yanmaktadır
Ateşler serabıdır içimdeki yangının
Aldanıp bu dünyada cenneti sanmaktadır
Hayaller heveslerin ağına takılmıştır
Gökyüzü o yüzden böyle mahzun kalmıştır
Hayal kuşunun kanadı kırılmıştır
Yusuf’un gömleğini ararım zindanlarda
Yusuflar firar etti, zindanlar yetim şimdi
Züleyha nedameti dolaşmaz meydanlarda
Yeryüzü, gökyüzüyle dertleşir durur her gün
Yorgunum insanlığı taşımakta omuzda
Gafletin kurşunları hayatı vurur her gün 19.08.08 d. şhda
Ahlar mı çoktur vahlar mı bilmem?
Bu sırrı çözemedim otuz yıllık ömürde
Her yaşanan serüvenin acısı bende biter
Mecnun, Leyla hikâye, masal olup bittiler,
Bendeki Mecnun’lar Leyla’larını üzer
İki gönül bir olunca samanlık seyran imiş
Eskiden sevdalara insanlar hayran imiş
Gönüller ayrı gayrı saraylar viran şimdi
Gönül susuz sevdadan dilenir kapılarda
Membası kurumuştur coşkun akan sularda
Bu bahçelerin bahçıvanı derbeder oldu şimdi
Kerem sersefil olmuş, hani delerdi dağı
Aslı’lar sokaklarda kayboldu kaybolalı
Nasıl oldu da böyle, talan oldu gönül bağı
Bir zamanlar o eller yüzleri sıvazlardı
Duadaki heyecanla titreyen o parmaklar
Ukala bir edayla kadehlere dolandı
Yangınlar dışta değil içimde yanmaktadır
Ateşler serabıdır içimdeki yangının
Aldanıp bu dünyada cenneti sanmaktadır
Hayaller heveslerin ağına takılmıştır
Gökyüzü o yüzden böyle mahzun kalmıştır
Hayal kuşunun kanadı kırılmıştır
Yusuf’un gömleğini ararım zindanlarda
Yusuflar firar etti, zindanlar yetim şimdi
Züleyha nedameti dolaşmaz meydanlarda
Yeryüzü, gökyüzüyle dertleşir durur her gün
Yorgunum insanlığı taşımakta omuzda
Gafletin kurşunları hayatı vurur her gün 19.08.08 d. şhda
4 Ocak 2013 Cuma
BİR BİLEBİLSEYDİN
avuçlarıma düşmüş yağmur taneleriydin, gözlerim seni iyi tanır. alelade bir yürek değildi ortaya koyduğum. rüzgarın ve denizin sesinde saklıydı sana seslenişim, sen hep zahirde aradın beni. oysa ey yar, bilmez misin ki, rüzgarı hissedersin ama ne dokunabilir ne görebilirsin. suyu görür ama tutamazsın, kayıp gider avuçlarından... beni de zahirde aradığın için bir türlü göremeyişin bundan. hele hele tam içinde saklanmıştım da sen içine bir türlü dönemediğin için beni hiç görememiştin. hep uzaklarda sanmış ve oralarda aramıştın. oysa ben sen kadar yakın ve için kadar uzaktım...
bir bilebilseydin...
şhda
bir bilebilseydin...
şhda
Bir Dua Fısıldadı
uçtu gece ve en hassas yerine kondu karanlığın. bir dua fısıldadı yüreğime "allah seni unutmadı" diye. bir cız sesi yankılandı sol yanımda "ben hep onu unuttum"diye...
şhda
şhda
Habersiz
ben düşlerine hapsolmuş sevgi mahkumesi... sen hep düşlerimdesin deyip bir türlü kendine gelemeyen çölde serap hikayesi. yitirilen her gün geceye mıhlanmış yıldızlar gibi. nasıl ki güneşten habersiz; sende öyle zaman denen mefhumun yittiğinden habersiz...
şhda
şhda
SEN
duydum ki, geçtiğim yollardan geçmez oldun ey yar
dinlediğin namelerde biraz sitem, biraz hüzün var
mevsim kış, gönlüne de saçlarına da yağar olmuş kar
bilmediğin bir şey var, bende herşey içimden sen diye akar...
şhda
dinlediğin namelerde biraz sitem, biraz hüzün var
mevsim kış, gönlüne de saçlarına da yağar olmuş kar
bilmediğin bir şey var, bende herşey içimden sen diye akar...
şhda
ROL
bilmezdim hayatın bir film olduğunu
başrolde oynayanın ben olduğumu
Allah için yaşanmayan hayatın boş olduğunu
dünyanın ebede geçen yol olduğunu...
şhda
başrolde oynayanın ben olduğumu
Allah için yaşanmayan hayatın boş olduğunu
dünyanın ebede geçen yol olduğunu...
şhda
Hakikat
anladım ve bildim hakikat içimde
göklerde ve yerlerde aradım kendimce
sonunda hakikati bildim de
insan kendini de bulur hakikatle içine dönünce...
şhda
BAŞAK
semaya uzanacaktı ellerimiz bir gönül sedasıyla.
sevda meşalesini taşıyacaktık sevme nidasıyla.
mütebessim ve mutluluk edasıyla...
başak başak çıkacaktık merdivenleri gönlün.
baharı olacaktı efkarla dolmuş ömrün...
şhda
ben bilmezdim sevdanın bu kadar yaktığını
herkese gözlerimiz sen diye baktığını
içimde bir akım var senden bana akmakta
her gülüşün bakışın yüreğimi yakmakta
dışımda ne kaldıysa bana sitem ediyor
dünyada ondan başka kimse yok mudur, diyor
elimden bir şey gelmez bu bir melankoli mi?
Allah'ım bilmiyorum beni heder eder mi?
sevda denen bir tane, tüm maddeden sıyrılan
o sevda ki aslolan yolu Allah'a varan...şhda
Bir dağın sırtına düşen yüküm;her dağın inilti sebebi benim.Istırabımın sesi yankılanırken fezada ,boşlukta savrulup da duymayan benim.Kimseye sitemim yok artık,herkes kendi boşluğunda savrulmuş meğer.Bir dağın tepesine çıkıp seslendiğinde ,seslendiğin sese ses veren, yine senin sesindir. Dinle bak hayata nasıl seslendiysen yine o sesle sana seslenilecek. Sesin ne kadar hoş, ne kadar ahenkle çıkıyorsa, sana ulaşan ses de o kadar billur,o kadar naif, o kadar hassas olur.Şimdi düşün hayata verdiğin ses hangi tonda, hangi ahenkte...Özün ne kadar, sözün ne kadar amelinde. Öyle ki insan çoğu zaman kendini kandırıp durmuşta, suçu hep başkalarında aramakta bulmuş.Asıl namluyu kendine çevirişinde bin kurşunla vurmuş, bi-haber...Suskunluğumda kendime seslenişimde ,bir intizarın feryadı saklı.Hem kendi sesimizi hem sesin sesini hakkıyla bize duyur allahım.Bu bitmez ,beyhude ruyadan bizi tatlı şefkatinle uyandır allahım.İçimdeki aynada kendimi görmek istiyorum,görecek basiret ver.Kalbimin sesini duyacak hassasiyet ver .Bir kuru yaprakta olsam, bu hayat denen yerde avare savrulmaktan kurtulmak istiyorum.Bana yollarından bir yol aç allahım...HERŞEYİ GÖREBİLEN BİZ ,BİR KENDİMİZİ BİR TÜRLÜ GÖREMİYORUZ.İÇİMİZE DÖNÜPTE YÜREĞİMİZDEKİ AYNADA KENDİMİZİ GÖREBİLECEK FIRSAT VER ALLAHIM...ŞHDA
.
ARAMAK...
Avuçlarıma düşmüş yağmur taneleriydin,gözlerim seni iyi tanır.alelade bir yürek değildi ortaya koyduğum.Rüzgarın ve denizin sesinde saklıydı sana seslenişim ,sen hep zahirde aradın beni.Oysa ey yar; bilmez misin ki,rüzgarı hissedersin ama ne dokunabilir ne görebilirsin.Suyu görür ama tutamazsın ,kayıp gider avuçlarından...Beni de zahirde aradığın için bir türlü göremeyişin bundan.Hele hele tam içinde saklanmıştım da sen içine bir türlü dönemediğin için beni hiç görememiştin.Hep uzaklarda sanmış ve oralarda aramıştın.Oysa ben sen kadar kadar yakın ve için kadar uzaktım..Bir bilebilseydin...şhda
1 Ocak 2013 Salı
Nasıl da Yaktı
Baktığım son bir bakıştır esen şu deli rüzgara,
Nasılda savurdu son terennümleriyle bakışlarımı...
Salladığım son eldir giden zamana,
Nasıl da yaktı akışlarımı...!
şhda
Kaydol:
Yorumlar (Atom)




















