9 Mart 2013 Cumartesi
ötelere seferim var ,yürüyorum ayak yorgun
berilerde hikayem var, anlatırım dilim yorgun
gönlümde bir kıyım var,savaşırım kılıç yorgun
dilimde bir beste var ,söylüyorum sazım yorgun
ağladığım iki gözüm var,dökülüyor yaşım yorgun
sularında boğulurum,akıyorum derya yorgun
toprağına kanı düşmüş ,vefa bulmaz şüheda yorgun
meydanları na-mert sarmış,kayıplarda yiğit yorgun
arıyorum beni bende ,beni buldum gönül yorgun
yürüyorum düşe kalka,yollarımda ayak yorgun
iman hani cengaverdi,sarhoş olmuş neden durgun...şhda
mor dağların eteklerinde sere serpe sakladığım düşlerim
beyaz papatyanın nazında saklanan seviyor sevmiyor cilvesi
güvercin postasından gelmeyen yare küsüşlerim
tadı bile kalmadı kahvelerin, hani o eski telvesi
yar deyince gönülden dildende düşüşlerim
nerde eski gönüller eski sevgiler kaldı anlık hevesi
nerde karacaoğlan o eski türkülerde nağmeleri dinlerim
yankılanır hatırlarada eskilerin ney sesi
ta 18.yüzyıldan kalma sevdaları beklerim...şhda
ey benim bembeyaz yeleli hayallerim.süvarisi yitirilmiş bir savaşın mücadelesinde ,yüreğimin ahengini yitirdiği kavgalardayım...bakışlarımın afakında ardığım o eskimeyen eskilerdi, içten, samimive bir okadar da deryalar kadar engin.yiğitliğin ,mertliğin satılığa çıkarıldığı bu çağda sultan selimleri,fatih sultanları aramaktayım.meydanlar sukut-u hayale uğramışcasına oradan buraya koşuşum nafile...şhda
13 Şubat 2013 Çarşamba
17 Ocak 2013 Perşembe
Bilmezdim...
bilmezdim,
ayrılığın boşlukta savrulan bir rüzgar olduğunu
vuslata varınca gönlün durulduğunu..
şhda
ayrılığın boşlukta savrulan bir rüzgar olduğunu
vuslata varınca gönlün durulduğunu..
şhda

13 Ocak 2013 Pazar
alterego
alterego:
denizler kadar derin ,rüzgarı kadar serin
nasılda hasret kalmış duaya ellerin
denizin mavisinde, hayalimi mi arar gözlerin
uzaklarda arama , ben senin içindeyim
he vakit, ne yana baksan gözünün önünden geçmekteyim
farkedeceğin anı sabırla beklemekteyim...şhda
9 Ocak 2013 Çarşamba
Sabahın erken vakitlerinde gözlerimi güneşle açtım hayata doğru. Bir günün başlangıcında hevesler, ümitler ve yığınla sorular... Dünle bugün arasında bir fark olacak mı; müspet mi, menfi mi? Belki de bu yolda koşarken ayağım takılıp düşeceğim. Tek başıma kalkabilecek miyim, yoksa birilerinin yardımına mı ihtiyaç duyacağım? Binlerce soruya cevap bulabilecek ve yeni şeyler keşfedebilecek miyim?
“Işık körlere ne yapsın? Hele, iki avucunu (dilenmekten yorgun düşmüş avuçlarına) acımadan gözlerine bastıran körlere...” (Nedim Gürbüz, Dostlara Mektup)
Aydınlık bir düşüncenin ekseninde kaç kişi toplanıp da köklü kararlar aldı. Gören gözlerin görmeyen gözlere pusula olduğu gibi. Bir rehber edasıyla ve gelecek endamıyla yürümek kör gözlerin üstüne üstüne.
“El yüzsüze ne yapsın? Ne kadar yanmış arınmış olursan ol. Pamuk eller, zor eler “şükür” için sıvazlayacak yüze hasrettir. Şükürsüz yüzler ve yüzsüzlerin elleri... Demek öylesi de var...” (a.g.e)
Eller; bir duanın ardından yüze kondurulan nur iklimi. Oradan gönle akan ılık bir rüzgar, bir güneşin ardından buz gibi soğuk su; ferahladın değil mi... Yıkılmaz bir duvardır gönlünü dayayabileceğin. İçindeki duygular ayyuka çıktığı zaman, dua göğsüne yaslanıp ağlayabileceğin samimi bir dosttur.
“Çiçek saksıya ne yapsın? Her bahar, kadifeden bir habercidir. Ve çiçekler “buyur” davetiyesi. Saksı ölüm, çiçek hayatın ta kendisi. Demek, hayat ölümle kolkola, çiçek farkında, ya saksı?” (a.g.e)
Her çiçek bir insanı anlatır, her insan bir çiçeğe benzer, otlar da bazan bir çiçek grubuna dahil olur. Her gün öteler aleminden binlerce haber gelmekte yeryüzü mahzenine... Dostum, sen belki de bir gülü, bir nilüferi, kardeleni yaşıyorsun kendinde...
“Yürek sana ne yapsın? Her sabah güneş bin meydanı gösterir. Sade, zinde ve sultancasına hani meydana atladın... Varıp tam orta yerde sıkılı yumruklarını bağrına vura vura “Burdayım” dediğin oldu mu? Meydanlara sığmayıp, o meydandan öbürüne tek adımda ulaştığın? Sonra oturup menekşeler topladığın...” (a.g.e)
Akşam olmakta, gün birazdan battı batacak. Yorgun mu düşmektesin, o zaman kardeleni, nilüferi hatırla, sonra beyaz zambakları, yorgunluğunu dinçlendirecek hayata dair ne varsa. Gün batımı neler neler anlatır anlayabilen insanlara. Bir günün batımında çiçekler geri döner savaş meydanlarından. Gündüzden geceye doğru yeni bir dünyanın seferindesin. Bir gün batımında ikindi vakitlerinde, akşam ezanlarında yarın yeşersin diye tohumlar ekerler toprağa.... Gün ağarırken yeşeren fidanın, bir gün batımında ekilen tohum olduğunu öğrenemediler.
Yeşil bir dünyanın üzerindeyim, az ötede güller yeşermekte. Beyazı, kırmızı, pembesi... Koşuyorum kırmızı güllere ulaşabilmek için, bir tarifsiz heyecan kaplıyor içimi, yüreğim kuş gibi çırpınıyor. İşte onlar, onlardı diyorum; sevgilinin gülleri. Ya Rabbi ne güzel bunlar, bir başka alem. Keşke diyorum güller arasında geçseydi ömrüm. Uzandım ve mavi gökyüzünü seyre daldım. Garipsedim, bulutların bir kısmının sanki hüzünlü olduğu hissine kapıldım. Ama dedim, olur mu güller varken karşısında hüzünlenilir miydi. Ağacın dalında bir bülbül ne de güzel şakıyordu. Anladım bülbül güle serenattaydı, bülbül güle ağıt yakıyordu. Ne garip sanki bana da kaş çatıyordu. Güllerin bulunduğu yerin hemen ardından su sesleri duyuluyordu, boynumu uzatıp baktım. Gördüğüm, kenarı çiçeklerle dekorlanmış, çimenlerle süslüydü ve çağlayanlar misali gitmek istediği yere doğru akıyordu. Dere kenarında iri taşlar diziliydi, tuhaftı ama taşların bir kısmı yosun tutmuştu. Yosunlar her zaman garip bir hüzün vermiştir bana. Dere sanki sesiyle bir şeyler fısıldıyordu. Bu ses, hiç de deniz kenarında dalgaların kayaya vurma esnasında çıkardığı “Hu” sesine benzemiyordu. Doğrusu anlayamadım, biraz da ayıpladım kendimi. Güneş parıl parıl parıldıyor, zaman bana doğru akıyor, gül ve bülbül hava–i nesimi, ne güzeldi hayat ne güzel. Ben terk–i diyar eylemiştim, güllere ulaşabilmek, konuşabilmek için. Tarifi imkansız bir duygu, çocuklar kadar şendim. Güller arasında koşuyor, coşuyordum. Sanki bu güzellikleri yalnız ben görebiliyordum. Benim için bu salt bir duyguydu kalbimde yoğunlaşmış. Deli taylar gibiydi ruhum bedenimin gidemediği yerlere doğru koşuyordu. Güller seni hatırlatır sevgili, seni görmek için neler vermezdim, hayallerim güldeste. Hafif bir meltem geçiyor hemencecik yanımdan varıyor gülün yaprağına, derenin kenarına... Gün batmak üzere ve ben geri dönmeliydim. Zor olacaktı firak ama, vakit bu vakitti. Alâm–ı firak içerisinde geldiğim yere doğru, yani güllere koşarak geldiğim yöne doğru ilerlediğimde, gördüğüm manzara karşısında donakaldım. Güllere koşarken çimenler arasındaki papatyaları, kır çiçeklerini ezip de varmışım. Sükut-u hayale uğradım. Meğer; insanlar bir gül’e ulaşmak için koşarken, ayaklarının altında ezdikleri kır çiçeklerini görmezlermiş.
.../... Sen bir papatya ben çimenim. Sen olmasaydın ben yapayalnız kalırdım. Büyük bir heyecanla güllere koşarken, insanlar seni eziyorlar ama belki papatyam seninle beraber beni de ezip geçiyorlar. Ah papatya!.. Mutlaka güllerin yeri bambaşkadır, bizler de hayata tebessümle, ümitle merhaba diyoruz, güzelliklerle yeşeriyoruz. Hayat bu mu dersin papatyam, hala eskisi gibi kırılıyor musun insanlara. Ben alıştım biliyor musun papatyam. Artık alışkanlık yaptı bende. İnsanlar böyledir papatyam. Her şeye değer vermezler, yaratılan adına. Sadece bir noktaya odaklanır ve hep dar pencereden bakarlar. Papatyam, bazı duygular ifade edilemezler, sen de ifade edemediğim duygularımdansın. Hala dokunsam ağlayacak gibi misin, unutma yaslanabileceğin, dertleşebileceğin biri hep olacaktır, o da seninle yanyana hayata gülümseyen, çimenim... sen benimle bir bütünsün... İnsanlara aldırma artık papatyam, onları anlayamazsın. Çünkü sen hep Rabb’ine niyazdasın. Papatyam, sen her şeye rağmen yeşer, çiğnenmek pahasına da olsa, güllere sevgiyle, muhabbetle, Resule hasret kal, bu hasretin üstüne hasret yok papatyam...
Önce hasretlerle geldim sana, dalganla alıp götüresin diye. Sonra umutlarla geldim yanına engine taşıyasın diye... Ve sana yüreğimi bırakıyorum, sende berraklaşsın diye.
Sana çok şey anlatmak istiyorum. Ama beni dikkatli dinlemen lazım. Sana içimdekileri zor telaffuz edeceğim. Aslında kelimeler kifayetsiz kalıyor sana anlatmaya. Hatırlar mısın bilmem, bir Eylül akşamıydı sende yakamoz vardı ben de eski hatıralar. Ben senden yakamozunu çaldım, inan çocukça bir hevesti. Sonra Ağustos sabahında dalganı sakladım, inan çocukça bir oyundu. Bir Şubat soğuğunda kumlarını çekmiştim içimdeki hasretle, kumlarında sörf yapmak içindi, çocukça bir istekti işte... Ve bir gün, yani seni öksüz bıraktığım o gün martılarını ben uçurmuştum, bu arada giderken bir yanımda kalmış kirleri de bırakmıştım. O gün bu gündür dargınsın bana. O yüzden hep kaçtım senden, işte şimdi karşındayım ben yine, sensiz yapamadım. Aldıklarımı üzgünüm geri getiremedim. İnan suçum yok!.. Onları ödünç alarak arkadaşıma vermiştim, çok ısrar ettim ama bana geri vermedi. Özür dilemiyorum, biliyorum faydasız. Ama emin ol ben seni böyle de seviyorum. Sana bıraktığım kirleri de temizlemişsin lakin izi kalmış bak... Ben eski çocukluğumla yine sana geldim, sen benim için tek teselli ummanısın. Anlıyorsun beni değil mi? Ama kabul et senden alamadığım, sende kalan bir şey var. Hani o, tutmak isteyip de tutamadığım, elimden kayıp giden serinliğin var ya, bir de kucaklamak isteyip de kucaklayamadığım maviliğin iyi ki onları alamamışım, iyi ki... Ben hep senin dizlerinde soluklanırım. Hani senin her zaman yaptığın bir tılsım vardı. Hani kaç kere teklif ettin de, ben kabul etmemiştim. İşte şimdi kabul ediyorum, ellerim semaya açık, başla duaya ben amin diyeceğim...
6 Ocak 2013 Pazar
suskunum
dilimi lal ettim ,sana suskun giderim/gözlerim konuşuyor anlamanı dilerim/geceyi çalan sabah, benim hırsızımda sen oldun/tüm çıkmaz sokakların adresi sen oldun/kalem dargın kaldı parmaklarıma,cümlelerim yarı yolda kaldı/kaf dağını ,anka kuşunu masallar rehin aldı/şu çağın doruğunda insan gönlüyle nasılda boşluklarda savruldu...şhda
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)















